Dipteyim Sondayım Haydi Hayırlı Olsun

Psikoterapi gören kişiler, ne yazık ki, toplumda “deli”, “dengesiz”, “zayıf” olarak görülür yahut psikoterapi görenler, kendilerini değerlendirirken, toplumun kendilerini “deli”, “dengesiz”, zayıf” gördüğünü varsayar.

İrdeleyelim.

Geçmiş toplumlarda bir psikoterapi imkanının olmadığı vehmi, psikoterapi gören kişilerde “hile yaptığı” hissine yol açar. Toplumumuza bakalım. Komşuluk ilişkileri soğumuş, insanlar bireyleşemeden bireyselleşmiş, bencilleşmiş… Her toplumda olduğu gibi bilge, arif, hikmetli konuşan insanlar toplum dışına itilmiş, yalnız bırakılmış. Çünkü söyledikleri işimize gelmemiş. Günümüz Türkiye’sinde “iyiliğe özendirmek, kötülükten men etmek” ibadetini yapabildiğimizi söyleme imkanı azalmıştır.

Her toplumun, kabilenin içinde, o toplum bireylerini uyandırmaya çalışan, onlara gerçeği anlatan bireyler, bilgeler, arifler, peygamberler olmuştur. Gerçeği bulmaya çalışan kimse o bilgelere danışır ve Allah’ın izni ve rahmetiyle kişi doğruyu bulur, kendini düzeltir. Allah bir şekilde kullarına doğruyu gösterir. Kişinin çevresinde danışacağı hiç kimse bulunmasa bile, Allah kulunun farkındalığını artırır, vicdanını konuşturur. Kişi dilerse içindeki sesi dinler, dilerse dinlemez, bu kişinin kendi seçimidir. Seçmekle yükümlü insan önemli bir seçimle karşı karşıya kaldığını sezdiğinde sorar, soruşturur, araştırır. Bazen hakikat bir filozofun ağzından dökülür. Ne önemi var? Hakikat Allah’ındır, bilgi Allah’ındır, ilim Allah’ındır, tıp Allah’ındır. Hakikatin kimin ağzından döküleceği Allah’a kalmıştır ve bu Allah’ın bir sınamasıdır. Benim kavmimden Peygamber çıkmadı diye Peygamber’e, dolayısıyla Allah’a isyan edenlerden ne farkımız kalır bunu kabullenmezsek? Peki, bu anlattıklarımın psikoterapiyle ne alakası var?

Bilgelerimizi susturduk, iyiliği emredip kötülükten sakındırmayı “sana ne? İle geçiştirdik, evet ama daha vahimi biz Tanrı’yı dışladık! Bunun birtakım bedellerinin olması normal. Biz sandığımız gibi ileri bir medeniyet miydik? Kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeyi bırakarak medeni mi olduk? Kızımız olunca yüzümüz ekşidi mi? Allah bize bir erkek evlat vermedi diye gizlice Allah’a içerledik mi? Kızları eğitimden uzak tutup onları bir hizmetçi gibi yetiştirip, bunun da “normal” olduğunu sandık mı? İnsanların gözünde birazcık değerimiz olsun diye fazla verici olduk mu? İlkelerimize ve planlarımıza ters düştüğü halde başkalarına “hayır” yerine “evet” dedik mi? Bizi sinsice istismar eden eşimize “dur!” demek yerine, “zaten değersiz biriyim.” diye inanarak eşimizin zulmüne rıza gösterdik mi? Bu paragraf uzar gider.

Bu zamanın, diğer zamanlardan farkı nedir sorarsanız, zulmün el değiştirmesindeki hızlılık diyebilirim. Hiç olmadığımız kadar yalnızlaştık, çok fazla yarıştırıldık, sevilmeye değer görmek için çok fazla başarı istedik, fark edilmek için fazla başarı istedik, vs. Toplumdan aileye, aileden çocuğa (bireye) yayılan bir zulüm silsilesinin içine doğduk. Allah’ın ayetlerinden hoşlanmıyoruz. Allah’ın ayetlerinden biri olan “çocuk”un içindeki potansiyelleri öldürüp kendi ideallerimizi yüklüyoruz. Hiç kimseyi, hiçbir şeyi hatta kendimizi bile olduğu gibi kabul etmiyoruz. Bir buğday tohumunu olduğu gibi kabul etmeyip onun genleriyle oynuyoruz. Bu tohumun, intikamını alacak bir Rabbi olduğunu hatırlıyor muyuz? Hiçbir çağ, bu çağın insanı kadar kendine, dolaylı olarak da Rabbine inkarla isyan içinde olmamıştır herhalde. İnkarda bu kadar cüretkar olmamıştır. Öyle sinsi bir inkar ki, inkar ettiğimizin bile farkında değiliz. Zulme zulüm diyemiyoruz, neden, çünkü o bizim yakınımız. Zulmü bitirmek demek her şeyi yerli yerine koymak demek. Bizi istismar eden insanların istismarını sevgi zannediyoruz. Çocukken istismar veya ihmal edilmiş bir çocuk, yetişkinliğe eriştiğinde bile, kendi çocukluğunun uğradığı istismara bir bahane bulur ve anne babasını temize çıkarır. Ben ana babanızı zalim ilan edin, gidin onları vurun demiyorum, bakın, zulme zulüm diyememenin yarattığı sonuçlara dikkat çekmek istiyorum. Faşist neden faşisttir? Irkçı neden ırkçılıkta ısrar eder, anlayalım istiyorum. Bütün büyük günahların ve zulümlerin altında, irili ufaklı, çeşit çeşit inkarlar vardır. Bugün oy verdiğiniz partinin doğruları ile birlikte yanlışlarını da savunmaya bizi iten şey nedir? Yüzleşememek! Kaçtığımız nedir? Kaçtığımız, kendimizden başkası değildir.

Terazisi bozuk bir toplumda, terazisi bozuk evlerde, terazisi bozuk eğitim sisteminde tartıla tartıla, kendimizi tartışımızdan doğru veri elde etmeyi ummak, pek gerçekçi değil. Yasadır: Üzüm üzüme baka baka kararır. Bozulmuş terazimizi elbette ki düzeltmenin peşine düşüp, akıl ve bilim(!) ışığında yolunu arayan insanlar olarak psikoterapistlere gideceğiz. Terazimiz düzelirken, çocuklukta edindiğimiz yanlış yorumlar, inançlar, sevilmek uğruna bastırdığımız fiziksel, ruhsal, duygusal gıda ihtiyacımızla karşılaşacağız. Terapinin amacı bu olmasa bile, kişi kendine bakışını düzelttikçe, ister istemez Rabbiyle de arasını düzeltebilir. Çünkü insan ateist bile olsa bir Rabbi olmadan yapamaz. En azından yaşadığı sevgisizliğin yarattığı öfkeyi yansıtacağı bir Tanrı’ya ihtiyaç duyar ve “madem Tanrı beni umursamadı, ben de O’nu umursamıyorum.” diyerek, bir ihtimal ateist olmayı seçer.

İnsan vahiyle arasını düzelterek kendiyle arasını düzeltir. Tarih boyunca gelişim bu yöndedir. Günümüzde süreç tersten işliyor. Günümüzde insan, kendiyle arasını düzelterek, vahiyle arasını düzeltebilir. Çünkü her ne kadar yüzde doksan yedisi Müslüman olan bir ülkede yaşadığımızı düşünsek de, bizler, yüzde doksan yedisi Müslüman olduğunu SÖYLEYEN insanların oluşturduğu bir toplumuz. Toplumumuza Allah’ın hükmettiği varsayımı koca bir yalandır!

***

-Depresyondayım

-İman zayıflığındandır?

 

Bu diyaloğun sık işlediğine neredeyse eminim. Çocukluğundan beri fiziksel ve duygusal istismara uğramış, bu istismara “istismar” bile diyememiş, bunun normal olduğunu sanmış bir insana “iman zayıflığıdır” demek, o bireye yumruk atmaktan farksızdır. Depresyon acı verici bir süreçtir. Her hastalık gibi depresyon da Allah’ın hikmetle yarattığı hallerden biridir. Depresyon, kişiye bir “uyan!” çağrısıdır. Çocukluğunda uğradığı istismarı, çocuk olduğundan dolayı içselleştirerek, aynı istismarı kişinin kendi eliyle kendine yaptığını ilan eder. Yani zulme uğrayan mazlum, aynı zulmü kendi eliyle kendine ve sevdiklerine yapar. Hiçbir zulüm tek taraflı işlemez. Zulmeden varsa, zulme göz yuman yahut razı olan da vardır.  Çocukluğumuzun çaresizliği bundandır. Ailemize duyduğumuz ihtiyaç, zulmü içselleştirmemize neden olur farkında olmadan. Yetişkin olduğumuza göre artık her şeyi yerli yerine koyma vakti gelmiştir. Bu gerçekten cesaret isteyen bir iştir. Bu bağlamda depresyonda çekilen acı, aslında bir inkarın acısıdır. Zulmün zulüm olduğunun inkarı, kendimizin de Allah’ın bir ayeti olarak kendimize gereğinden fazla katı davrandığımızın, nefsimizin de haklarının olduğunun inkarı…

İman zayıflığı meselesine gelirsek… Kim imanının tamlığını iddia edebilir? İnsan, kendisinden bile gizlenen gizli riya hastalığından emin midir mesela? Bu ne cürettir? Bilincimize çıkmayan hastalıklarımız, biz onları fark etmiyoruz diye yok mu oluyorlar? “İman zayıflığıdır!” diyen insandaki gizli kibri nereye koyabiliriz?

Terapi odaları; kişinin kendi kusurlarıyla karşılaştığı, kendini büyük ya da küçük gösteren aynaların kırıldığı, kendi bozuk algılarıyla yüzleştiği yerlerdir. Geçmişin bilgelerinin yerini terapistler almıştır. Kişi o odalarda mükemmel olamayacağını, uçaktaki gibi oksijen maskesini önce kendisine takması gerektiğini, herkese kendisini beğendirmenin mümkün olmayacağı, sadece bir insan olduğunu, yaratıldığı için zaten değerli olduğunu anlamaya başladıkça, farkında olmadan taptığı küçük putları erimeye başlar. Bu bir devrimdir. Kişinin bozuk terazisi düzeldikçe kendiyle arası düzelir. Kendiyle arası düzelen insan, dilerse ve seçerse Rabbiyle arasını düzeltir. Sonuçta Müslüman olmak demek, Müslüman bir toplumda doğmuş olmak değil, Müslüman olmayı seçmek demektir. Bu bir seçim meselesidir.

Eklemem gerekir: Depresyon bir iman zayıflığına işaret edebilir, evet, çünkü, bireysel yaşamımızdan Tanrı’yı her ne kadar kovmadığımızı düşünüyor olsak da, Tanrı’yı yaşam tarzına karıştırmayan bir toplumda yaşıyoruz. Tanrı’nın yaşamımıza dokunduğu alanlar sınırlı. Devletten bireye bir çizgide düşününce, Tanrı kamusal alanda yoktur, hukukta yoktur, eğitimde yoktur. En basitinden siz, bir kimseyi kötü bir davranıştan men edebiliyor musunuz? Ben en hafif tepki olarak “Sana ne?” tepkisinde bile duraklıyorum.

Depresyon, evet, iman zayıflığına işaret edebilir ama sadece bireyin değil, toplumun da iman zayıflığına işaret eder.  Çünkü istismar bireysel değil toplumsaldır. Cinsel istismar bireysel değil toplumsaldır. Dayak bireysel istismar değil toplumsaldır. Aşağılama bireysel bir istismar değil toplumsaldır. Kız çocuklarını gömmek bireysel değil toplumsal bir istismardır… Her çeşit istismar toplumsaldır çünkü birileri zulüm ederken, o zulme çanak tutan kişiler, gelenekler, sahte kutsallar her zaman vardır. Bu kutsallar diğerlerini zulme seyirci bırakır. Toplumun putları uğruna masumlar kurban edilir. “Bu bendendir” diyerek benden olan kişinin zulmünü seyrettikçe her istismar toplumsaldır. Depresyon bireysel değil toplumsal bir hastalıktır ve her depresyonun altında toplumsal bir istismar yatar.

Vesselam.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s