Hira

Bir ses. Uzaktan geliyor sanıyorum önce. Oğlum bana sesleniyormuş: “Anne, okula gitmek istemiyorum.” Ona burasının bir mecburiyetler dünyası olduğunu nasıl anlatabilirim? Bir insanın bir gününde özgür olduğu zamanlar öyle kısıtlıdır ki; öğle arası bile mecburiyetlerle doludur, karnını doyurma, dinlenme, sosyalleşme mecburiyetiyle. Akşam eve gelince de işler bekler bizi; çocuklar, akşam yemeği, çamaşırlar, haberler… Onlar olmasa bile nefsimize hizmet etmemiz gerekir. Aslında bütün günümüz birine, bir şeylere ya da nefsimize hizmet etmekle geçer. Bir boş zamanımız olduğundan pek emin değilim, tefekkür için zaman yaratabildiğimizden de.

Nedense tefekkür bana hep, onun için özel zaman ayırmak gereken bir işmiş gibi gelir. İnsan yalnızlığına çekilir, düşünür, tartar, bağlar, çözer, ayıklar. Tefekkür sonunda bir şey elde ederek çıkar insan, bir farkındalık kazanarak. Öyle değerlidir ki bu farkındalık, tefekkür edenin hayatını değiştirir. Çünkü dışardan edinilen bilgiler sadece zihinde kalır, boğazımızdan aşağıya inmez, oysa tefekkür sonucu çıkarılan bilgi içseldir. Boğazımızdan aşağıya geçer ve kalbe iner.

Tefekkür deyince insanın aklına hep Allah geliyor. Tefekkür, insanın kendi hayatı üzerine bir zihinsel eylem içerebilir oysa. İnsanın neyi ne için yaptığının farkına varması bir tefekkür ürünüdür örneğin; çocuğuna yaptığı bir davranışın ya da söylediği bir sözün yanlışlığını fark etmesi, kendisini bir başkasına öfkeli zannederken aslında kendine öfkelendiğini anlaması, bir ürünü ihtiyacı olduğu için değil, çevrenin ve reklamların etkisiyle aldığını kavraması…

Tefekkürün dinimizdeki yerinin önemi tartışmaya kapalı bir konudur. Tefekkür üzerine birçok ayet inmiştir. Bu ayetler genelde şöyle bir cümle ile biter: “(…) düşünen bir toplum için nice ibretler vardır.” Bu ayetlerde dikkatimi çeken şey, düşünme eylemi konusunda ayetlerin bireylere değil topluma atıf yapmasıdır. Kur’an bizden derin derin düşünen, sonuç çıkaran, düşünce sonucu ortaya çıkardığı bilgiyi kalbine indiren bir toplum yaratmamızı istiyor.

Düşünme işi genelde toplumların geneline değil, toplum içinde yaşayan az bir gruba düşmüştür. Aydınlar topluluğu, entelektüeller, yazar çizerler…  toplumu yönlendiren bu insanların düşünce ürünleri de toplum tarafından denetlenemiyor. Örneğin, dinden bahseden bir aydının konuştukları veya yazdıkları toplumu yönlendirebiliyor ama toplum onu denetleyemiyor; çünkü bir kere bile meal, tefsir okumamış toplumun elinde bilmesi gereken bilgi yok. Toplum bilmeyince, tıpkı Samiri’nin yaptığı gibi, toplumlar yanlış yönlendirilebiliyor. En iyi yalan, doğruya en yakın yalandır. Politikacılar bu kuralı iyi bilirler ve uygularlar. Toplumların düşünme sorumluluğu burada karşımıza çıkıyor. Yanlış bilgilendirilmemek, yönlendirilmemek, bilgisizlikten dolayı zalimin tarafında yer almamak için  toplumların üzerine tefekkür bir görev gibi yükleniyor.

Hayatımız bir şeyler yapma üzerine kurulu. Tatillerde bile havuzu, denizi, eğlence etkinlikleriyle hareketi istiyoruz. Sanki durursak, durmanın fark ettireceği şeylerle yüzleşmek zorunda kalacağız. Durursak, aslında işkolik olmadığımızı, sadece kendimizle ilgili bir şeylerden kaçma yolu olarak işi kullandığımızı anlayacağız. Durursak, kendimize ya da çocuğumuza değil aslında annemize öfkeli olduğumuzu fark edip üzüleceğiz. Durursak, eşimizin değil, bizim değişmemiz gerektiğini kavrayacağız. Durursak, kendimizle ilgili görmezden geldiğimiz yeni sorumluluklar yüklenecek, konforumuzu bozacak ve değişmek zorunda kalacağız.

Hareket modern zamanlarca kutsandı. Modern zamanlarda durmak ayıp! Hayatımızın her anı hareket dolu. İzlemesek bile evde televizyon hep açık olmalı, iç sesimizi bastırmanın başka yolu yok gibi. Sürekli elimizde olan telefona bakıp bildirimleri yok etmeliyiz, o kırmızı ışığı çabucak söndürmeliyiz, bir şeyler paylaşmalıyız sosyal medyada, kim ne yapmış, takip etmeliyiz. Tozlar alınmalı, iki günde bir, parkeler silinmeli, mutfak tezgahı boş olmalı, en az üç çeşit yemek yapmalı, çocuk mutlaka sebze yemeli, koşmalı, koşturmalı, durmaya vakit yok, nereye yetişeceğimizi bilmeden hareket halinde olmalı. Aslında hep -meli, -malı.

Zamanımız yok. Akşam eve gelince dinlenmek zorundayız ve bunu zihnimizi boşaltmak adına, zamanımızın önemli bir bölümünü televizyonun karşısında geçirerek yapıyoruz. Tefekkür için özel zamanlarımız yok. Batıda insanlar meditasyon için saatlerini harcıyorlar ve bunun faydasını gördüklerini söylüyorlar, oysa bizim böyle özel zamanlarımız yok. Kendimize zaman ayırınca, başkalarına ayırdığımız zamandan çalıyormuş gibi hissediyoruz; çocuğumuzdan, eşimizden, ev işlerinden… Kendimize vakit ayırmak bile suçluluk duygusuyla baş etmeyi gerektiriyor. Herkes uykuya çekildiğinde kendimize vakit ayırmaya kalkınca, bizim de uykumuz geliyor ve uykuya yenik düşüyoruz.

Özel zamanlarımız olmalı. Ev işlerinden, işyerindeki işlerden, sevdiğimiz insanlardan kısa bir süreliğine ayrılarak, sorumluluklarımızı bir süreliğine bırakarak, düşünmek için kaçmalıyız. Bunu, suçluluk duymadan yapmalıyız. Çünkü düşünmek bizim hakkımız ve görevimiz.

Durmalı. Koşturmayı, yetiştirmeyi, oradan alıp buraya koymayı bırakmalı.

Herkesin bir Hira’sı olmalı, vesselam.

Dipteyim Sondayım Haydi Hayırlı Olsun

Psikoterapi gören kişiler, ne yazık ki, toplumda “deli”, “dengesiz”, “zayıf” olarak görülür yahut psikoterapi görenler, kendilerini değerlendirirken, toplumun kendilerini “deli”, “dengesiz”, zayıf” gördüğünü varsayar.

İrdeleyelim.

Geçmiş toplumlarda bir psikoterapi imkanının olmadığı vehmi, psikoterapi gören kişilerde “hile yaptığı” hissine yol açar. Toplumumuza bakalım. Komşuluk ilişkileri soğumuş, insanlar bireyleşemeden bireyselleşmiş, bencilleşmiş… Her toplumda olduğu gibi bilge, arif, hikmetli konuşan insanlar toplum dışına itilmiş, yalnız bırakılmış. Çünkü söyledikleri işimize gelmemiş. Günümüz Türkiye’sinde “iyiliğe özendirmek, kötülükten men etmek” ibadetini yapabildiğimizi söyleme imkanı azalmıştır.

Her toplumun, kabilenin içinde, o toplum bireylerini uyandırmaya çalışan, onlara gerçeği anlatan bireyler, bilgeler, arifler, peygamberler olmuştur. Gerçeği bulmaya çalışan kimse o bilgelere danışır ve Allah’ın izni ve rahmetiyle kişi doğruyu bulur, kendini düzeltir. Allah bir şekilde kullarına doğruyu gösterir. Kişinin çevresinde danışacağı hiç kimse bulunmasa bile, Allah kulunun farkındalığını artırır, vicdanını konuşturur. Kişi dilerse içindeki sesi dinler, dilerse dinlemez, bu kişinin kendi seçimidir. Seçmekle yükümlü insan önemli bir seçimle karşı karşıya kaldığını sezdiğinde sorar, soruşturur, araştırır. Bazen hakikat bir filozofun ağzından dökülür. Ne önemi var? Hakikat Allah’ındır, bilgi Allah’ındır, ilim Allah’ındır, tıp Allah’ındır. Hakikatin kimin ağzından döküleceği Allah’a kalmıştır ve bu Allah’ın bir sınamasıdır. Benim kavmimden Peygamber çıkmadı diye Peygamber’e, dolayısıyla Allah’a isyan edenlerden ne farkımız kalır bunu kabullenmezsek? Peki, bu anlattıklarımın psikoterapiyle ne alakası var?

Bilgelerimizi susturduk, iyiliği emredip kötülükten sakındırmayı “sana ne? İle geçiştirdik, evet ama daha vahimi biz Tanrı’yı dışladık! Bunun birtakım bedellerinin olması normal. Biz sandığımız gibi ileri bir medeniyet miydik? Kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeyi bırakarak medeni mi olduk? Kızımız olunca yüzümüz ekşidi mi? Allah bize bir erkek evlat vermedi diye gizlice Allah’a içerledik mi? Kızları eğitimden uzak tutup onları bir hizmetçi gibi yetiştirip, bunun da “normal” olduğunu sandık mı? İnsanların gözünde birazcık değerimiz olsun diye fazla verici olduk mu? İlkelerimize ve planlarımıza ters düştüğü halde başkalarına “hayır” yerine “evet” dedik mi? Bizi sinsice istismar eden eşimize “dur!” demek yerine, “zaten değersiz biriyim.” diye inanarak eşimizin zulmüne rıza gösterdik mi? Bu paragraf uzar gider.

Bu zamanın, diğer zamanlardan farkı nedir sorarsanız, zulmün el değiştirmesindeki hızlılık diyebilirim. Hiç olmadığımız kadar yalnızlaştık, çok fazla yarıştırıldık, sevilmeye değer görmek için çok fazla başarı istedik, fark edilmek için fazla başarı istedik, vs. Toplumdan aileye, aileden çocuğa (bireye) yayılan bir zulüm silsilesinin içine doğduk. Allah’ın ayetlerinden hoşlanmıyoruz. Allah’ın ayetlerinden biri olan “çocuk”un içindeki potansiyelleri öldürüp kendi ideallerimizi yüklüyoruz. Hiç kimseyi, hiçbir şeyi hatta kendimizi bile olduğu gibi kabul etmiyoruz. Bir buğday tohumunu olduğu gibi kabul etmeyip onun genleriyle oynuyoruz. Bu tohumun, intikamını alacak bir Rabbi olduğunu hatırlıyor muyuz? Hiçbir çağ, bu çağın insanı kadar kendine, dolaylı olarak da Rabbine inkarla isyan içinde olmamıştır herhalde. İnkarda bu kadar cüretkar olmamıştır. Öyle sinsi bir inkar ki, inkar ettiğimizin bile farkında değiliz. Zulme zulüm diyemiyoruz, neden, çünkü o bizim yakınımız. Zulmü bitirmek demek her şeyi yerli yerine koymak demek. Bizi istismar eden insanların istismarını sevgi zannediyoruz. Çocukken istismar veya ihmal edilmiş bir çocuk, yetişkinliğe eriştiğinde bile, kendi çocukluğunun uğradığı istismara bir bahane bulur ve anne babasını temize çıkarır. Ben ana babanızı zalim ilan edin, gidin onları vurun demiyorum, bakın, zulme zulüm diyememenin yarattığı sonuçlara dikkat çekmek istiyorum. Faşist neden faşisttir? Irkçı neden ırkçılıkta ısrar eder, anlayalım istiyorum. Bütün büyük günahların ve zulümlerin altında, irili ufaklı, çeşit çeşit inkarlar vardır. Bugün oy verdiğiniz partinin doğruları ile birlikte yanlışlarını da savunmaya bizi iten şey nedir? Yüzleşememek! Kaçtığımız nedir? Kaçtığımız, kendimizden başkası değildir.

Terazisi bozuk bir toplumda, terazisi bozuk evlerde, terazisi bozuk eğitim sisteminde tartıla tartıla, kendimizi tartışımızdan doğru veri elde etmeyi ummak, pek gerçekçi değil. Yasadır: Üzüm üzüme baka baka kararır. Bozulmuş terazimizi elbette ki düzeltmenin peşine düşüp, akıl ve bilim(!) ışığında yolunu arayan insanlar olarak psikoterapistlere gideceğiz. Terazimiz düzelirken, çocuklukta edindiğimiz yanlış yorumlar, inançlar, sevilmek uğruna bastırdığımız fiziksel, ruhsal, duygusal gıda ihtiyacımızla karşılaşacağız. Terapinin amacı bu olmasa bile, kişi kendine bakışını düzelttikçe, ister istemez Rabbiyle de arasını düzeltebilir. Çünkü insan ateist bile olsa bir Rabbi olmadan yapamaz. En azından yaşadığı sevgisizliğin yarattığı öfkeyi yansıtacağı bir Tanrı’ya ihtiyaç duyar ve “madem Tanrı beni umursamadı, ben de O’nu umursamıyorum.” diyerek, bir ihtimal ateist olmayı seçer.

İnsan vahiyle arasını düzelterek kendiyle arasını düzeltir. Tarih boyunca gelişim bu yöndedir. Günümüzde süreç tersten işliyor. Günümüzde insan, kendiyle arasını düzelterek, vahiyle arasını düzeltebilir. Çünkü her ne kadar yüzde doksan yedisi Müslüman olan bir ülkede yaşadığımızı düşünsek de, bizler, yüzde doksan yedisi Müslüman olduğunu SÖYLEYEN insanların oluşturduğu bir toplumuz. Toplumumuza Allah’ın hükmettiği varsayımı koca bir yalandır!

***

-Depresyondayım

-İman zayıflığındandır?

 

Bu diyaloğun sık işlediğine neredeyse eminim. Çocukluğundan beri fiziksel ve duygusal istismara uğramış, bu istismara “istismar” bile diyememiş, bunun normal olduğunu sanmış bir insana “iman zayıflığıdır” demek, o bireye yumruk atmaktan farksızdır. Depresyon acı verici bir süreçtir. Her hastalık gibi depresyon da Allah’ın hikmetle yarattığı hallerden biridir. Depresyon, kişiye bir “uyan!” çağrısıdır. Çocukluğunda uğradığı istismarı, çocuk olduğundan dolayı içselleştirerek, aynı istismarı kişinin kendi eliyle kendine yaptığını ilan eder. Yani zulme uğrayan mazlum, aynı zulmü kendi eliyle kendine ve sevdiklerine yapar. Hiçbir zulüm tek taraflı işlemez. Zulmeden varsa, zulme göz yuman yahut razı olan da vardır.  Çocukluğumuzun çaresizliği bundandır. Ailemize duyduğumuz ihtiyaç, zulmü içselleştirmemize neden olur farkında olmadan. Yetişkin olduğumuza göre artık her şeyi yerli yerine koyma vakti gelmiştir. Bu gerçekten cesaret isteyen bir iştir. Bu bağlamda depresyonda çekilen acı, aslında bir inkarın acısıdır. Zulmün zulüm olduğunun inkarı, kendimizin de Allah’ın bir ayeti olarak kendimize gereğinden fazla katı davrandığımızın, nefsimizin de haklarının olduğunun inkarı…

İman zayıflığı meselesine gelirsek… Kim imanının tamlığını iddia edebilir? İnsan, kendisinden bile gizlenen gizli riya hastalığından emin midir mesela? Bu ne cürettir? Bilincimize çıkmayan hastalıklarımız, biz onları fark etmiyoruz diye yok mu oluyorlar? “İman zayıflığıdır!” diyen insandaki gizli kibri nereye koyabiliriz?

Terapi odaları; kişinin kendi kusurlarıyla karşılaştığı, kendini büyük ya da küçük gösteren aynaların kırıldığı, kendi bozuk algılarıyla yüzleştiği yerlerdir. Geçmişin bilgelerinin yerini terapistler almıştır. Kişi o odalarda mükemmel olamayacağını, uçaktaki gibi oksijen maskesini önce kendisine takması gerektiğini, herkese kendisini beğendirmenin mümkün olmayacağı, sadece bir insan olduğunu, yaratıldığı için zaten değerli olduğunu anlamaya başladıkça, farkında olmadan taptığı küçük putları erimeye başlar. Bu bir devrimdir. Kişinin bozuk terazisi düzeldikçe kendiyle arası düzelir. Kendiyle arası düzelen insan, dilerse ve seçerse Rabbiyle arasını düzeltir. Sonuçta Müslüman olmak demek, Müslüman bir toplumda doğmuş olmak değil, Müslüman olmayı seçmek demektir. Bu bir seçim meselesidir.

Eklemem gerekir: Depresyon bir iman zayıflığına işaret edebilir, evet, çünkü, bireysel yaşamımızdan Tanrı’yı her ne kadar kovmadığımızı düşünüyor olsak da, Tanrı’yı yaşam tarzına karıştırmayan bir toplumda yaşıyoruz. Tanrı’nın yaşamımıza dokunduğu alanlar sınırlı. Devletten bireye bir çizgide düşününce, Tanrı kamusal alanda yoktur, hukukta yoktur, eğitimde yoktur. En basitinden siz, bir kimseyi kötü bir davranıştan men edebiliyor musunuz? Ben en hafif tepki olarak “Sana ne?” tepkisinde bile duraklıyorum.

Depresyon, evet, iman zayıflığına işaret edebilir ama sadece bireyin değil, toplumun da iman zayıflığına işaret eder.  Çünkü istismar bireysel değil toplumsaldır. Cinsel istismar bireysel değil toplumsaldır. Dayak bireysel istismar değil toplumsaldır. Aşağılama bireysel bir istismar değil toplumsaldır. Kız çocuklarını gömmek bireysel değil toplumsal bir istismardır… Her çeşit istismar toplumsaldır çünkü birileri zulüm ederken, o zulme çanak tutan kişiler, gelenekler, sahte kutsallar her zaman vardır. Bu kutsallar diğerlerini zulme seyirci bırakır. Toplumun putları uğruna masumlar kurban edilir. “Bu bendendir” diyerek benden olan kişinin zulmünü seyrettikçe her istismar toplumsaldır. Depresyon bireysel değil toplumsal bir hastalıktır ve her depresyonun altında toplumsal bir istismar yatar.

Vesselam.

Hz Musa, Bir Kul ve Ben

Bismillahirrahmanirrahim.

Hz. Musa ile Bir Kul kıssasını, benim her şeyi anlama tutkumla birlikte düşündüğümde ve bunun yanına imanın “anlama” ve “anlamaya” rağmen, “anlamamayı kabul ederek” varlık bulacağını eklediğimde; Hz. Musa ile Bir Kul kıssası bana ne anlatıyor olabilir?

“Teşbihte hata olmaz” düsturundan cesaretle, kıssada resmedilen Hz. Musa, tıpkı benim gibi, olaylar karşısında kendi bilgisi ve bu bilginin sonucu olan yargılarından dışarı çıkamadığından Bir Kul’un eylemlerine tahammül gösteremeyerek, ona yargılarını ileten sorular sorar ve Bir Kul’un eylemlerine itiraz eder. Buna rağmen birlikte yola çıktığı Bir Kul’un Allah tarafından görevlendirildiğini ve Allah katında makbul biri olduğu bilgisine de sahip.


Kehf 66. Musa dedi ki: “Sana öğretilenden, doğruya ileten bilgiyi bana da öğretmen için, sana tabi olabilir/seni izleyebilir miyim?”

 

Kıssada Hz. Musa, Bir Kul’un eylemlerine kendini bırakamıyor, o kulun eylemlerini sorguluyor, dahası onları yargılıyor. Bütün bunları kalbindeki imanına ve bilgisine dayanarak yapıyor. Hz. Musa, bilgisini arkaya atıp, “Vardır bunun bir hikmeti.” diyerek kendini olaylara bırakamıyor ve kendisine sunulan yeni bir “bilme ve eyleme biçimi”ne karşı direniyor. Hz. Musa’nın bu kıssada ısrarla kendi bilgisine tutunması, rasyonel aklı putlaştıran günümüz insanına ve bilimin hayatımızdaki yerine gönderme yaptığını ve bunu ince nüanslar eşliğinde, zarif bir şekilde yapıldığını düşünmemek için bir neden göremiyorum.

 

Kehf 67. (O kul) dedi ki: ”Doğrusu, sen benimle beraber bulunmaya sabredemezsin!

 

Kehf 68. Nasıl sabredebilirsin ki; iç yüzünü bilmediğin ve onunla (bizzat kendi ilminle yakinen anlayamadığın) kavrayamadığın bir şeye?”

 

Hz. Musa ile Bir Kul kıssasının bize bir şey söylemediği, bu kıssanın Kur’an’da yer almasına gerek olmadığı şeklinde yapılan yorumları hatırladığımızda; aslında tam da bu kıssaya ne kadar muhtaç olduğumuzu, kıssada resmedilen Hz. Musa’yı kendimize ayna yaparak, bizi genişleten bilginin aynı zamanda bizi ne kadar daralttığını görmemiz açısından, bu kıssanın ayrı bir önemi olduğunu idrak etmemiz gerektiği kanaatindeyim. Bu kıssanın değerini anlamamak elbette ki Kur’an’ın sorumluluğunda değil, çünkü bizler, bilgimize sıkı sıkı yapışarak, yeni bilme biçimlerini elimizin tersiyle itmiş oluyoruz.

 

Domuz etinin haramlığını kabul etmemiz için bilimin bu etin insan için zararlı olduğunu ispat etmesine gerek yok. Yahut, “Şükrederseniz artırırım” ayetinin gereğince şükretmek için, şükrün insana maddi ve manevi ne tür faydalar sağladığının ispatını beklemeye de gerek yok. İman etmek demek, cahil kalmaya gönüllü olmak değil; ne kadar bilirsek bilelim, Mutlak İlim Sahibi Allah karşısında mutlak cehaletimizi kabul etmek demektir.

 

Hz. Musa ile Bir Kul kıssasında Allah’ın bizleri neyi anlamakla lütufta bulunmayı murad ettiğini bilmek imkansız. Bazı kıssalar, olaylar, anlamlar katman katmandır ve anladıkça yeni katmanlar ortaya çıkar. Bu kıssadan benim çıkardığım anlam, bazen bilgimizi yahut bildiğimiz sandığımız şeyleri bilmekten vaz geçmememiz gerektiğidir. Anlamadığımız bir kıssayı, davranışı, olayı, doğa olaylarını, vb. anlama çabasından vazgeçip, olan şeyi olduğu gibi kabul ettiğimizde, bazen rahatlamanın başladığına, bazen yeni kapıların açıldığına şahit olunduğuna, bazen de hiç düşünmediğimiz anda tam da anlamaktan vazgeçtiğimiz şeyi anlamaya başladığımıza tanıklık ederiz.

 

Kehf 70. (O kul) dedi ki: “Eğer bana uyarsan, yaptığım hiçbir şey hakkında bana soru sorma! Ta ki, ben onu sana söyleyip anlatıncaya kadar.”

 

Bu kıssanın bana şu an söylediği, şu anki bana söylediği şey, anlama çabamın zaman zaman anlamak istediğim şeyle arama girdiğini kabul etmem gerektiğidir. Bütün kitapları suya atmak gibi bazen, sevdiğimiz ve tutunduğumuz şeyleri kurban etmenin aklımıza değil, ruhumuza güç verdiğini ve bize üflenen ruhu hatırlamamız gerektiğini…

Ve daha pek çok şeyi.

Bırakmanın istediği cesareti.

Cennetten düşen insanın düşmekten korktuğunu.

Düşmekten korkma korkusunu.

Bırakma korkusunu.

Kontrol etme tutkusunu.

Her neyi anlıyorsak onu.

Her neyi anlatmak istiyorsak onu.

Söylediklerim kadar söylemediklerimi.

Anladıklarım kadar anlamadıklarımızla da bir olduğumuzu.

Anlamadıklarımızın da bir anlamının olduğunu.

Bazen fazla anlamın içinde boğulduğumuzu.

Bırakmayı.

Olduğu gibi olmasına izin vermeyi.

Bu yazıyı artık sonlandırmayı.

Sonlandırmayı.

Bu yazıyı…

Vesselam.

Göl ve Deniz

Bir kuş tüyünün gölü delirttiğini gördüm üstüne düştüğünde. Gölün, tüm düzenlerin üzerinde bir düzenle delirdiğini… Kuş tüyüne verdiği tepkinin aynısını bir taşa da yaptı, bir damla suya da. Tüy, gölün üzerinde yüzerken, taşın gölün dibini boyladığını, suyunsa gölde göle dönüştüğünü gördüm.

Gölün üstüne düşen şeye verdiği tepkinin emsalini denizde bulamazsınız. Göl, kendisine ulaşan şeyin etrafında halkalar oluşturarak onu hapsetme gayretindeymiş izlenimi uyandırır. Göle düşen şeye karşı verdiği ilk tepki, yani ilk halka, aynı zamanda gölün kıyısına ulaşmasıyla bastırılan, yok edilen ilk isyan gibidir. Bu ve benzerleri peşi sıra gelir. Halkalar… Tıpkı halklar gibi.

Göl ve halklar, kendilerine erişen yabancıya aynı tepkiyi verirler ve yabancının etrafını sararlar. Onun nerede duracağına, batıp batmayacağına, onlardan biri olup olmayacağına ya da başlarının üstünde taşınıp taşınmayacağına karar verirler. Halkalar ve halklar şeylerin etrafını sararlar. Su, kolayca asimile olurken, taş öyle dirençlidir ki, adeta bir kibir abidesidir ve dibi boylar. Biri gelip onu çıkarmazsa, sonsuza kadar orada kalır. Tüy ise göle yük olmak istemez, naif ve zariftir. Göl onu başının üstünde taşır, halklar da öyle.

Bir göl kadar durağandır halklar, çünkü belli bir düzenleri vardır. Denizler böyle midir? En durgun halinde bile dipte akıntılar besler, kendisine erişen yabancıyı isterse taş olsun bir kıyıya savurabilir. Edilgen değildir, başına buyruktur. Kendisine erişen tüy bile olsa isterse yutabilir. Deniz umursamaz üstüne düşeni ve bir deniz değilim ben.

Tomurcuk

Eskidi dünün bilgileri
Ben sana olduğun gibi kal diyemem
Yarın bir başkayım belki
Zihnimde yeni bir pencere açar
Edineceğim küçük bir bilgi
Ve değiştiririm dünyayı sonra
Gözlerim değişecek çünkü,
Olduğum yerde bulamazsın beni
Bugün bir sızıyı koyarım başucuma
Yarın bir erdemin tomurcuğu oluverir
Ve bilirim artık dün gördüğüm biri
Bugün belki başka biridir.

Hülya Yücel Ergün